Karşılıksız para basma, en basit tanımıyla herhangi bir karşılık veya değer yaratmadan para arzını artırmak anlamında kullanılan popüler bir deyimdir. Özellikle enflasyon tartışmalarında, merkezi otoritenin “karşılıksız” para bastığı ve bunun paranın değerini düşürdüğü iddiası sıkça dile getirilmektedir. Halk arasında bu ifade, altın gibi bir varlık desteği olmaksızın para basılması olarak anlaşılır. Örneğin bir blog yazısında “Gayrisafi milli hasılada artış olmadan tedavüldeki para miktarının fiziki olarak artırılmasıdır” diye tanımlanmaktadır. Ancak iktisat uzmanları bu terimin teknik olarak günümüz para sistemini doğru yansıtmadığını vurgulamaktadır.
Nitekim ekonomist İris Cibre, Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın bir açıklamasını alıntılayarak “‘Karşılıksız para basma’ cümlesi Bretton Woods’la bitmişti. Bu cümle artık sadece ekonomiyle ilgisi olmayanlarca kullanılan bir cümle” diyerek bu ifadenin günümüzde geçersiz bir klişe haline geldiğini belirtmiştir. Gerçekte merkez bankaları itibari para (fiat money) rejiminde para basar; yani basılan paranın bir emtia (altın gibi) karşılığı yoktur, ancak bu “karşılıksız” olduğu anlamına gelmez – değeri, ülke ekonomisinin gücü ve devletin itibarıyla desteklenir. Dolayısıyla karşılıksız para tabirinin yanlış anlaşılmaya çok müsait olduğu ve teknik kullanımının hatalı olduğu unutulmamalıdır.
Tarihsel Gelişim: Altın Standardından İtibari Paraya Geçiş
Para basmanın “karşılık” kavramıyla ilişkisinin kökeni, altın standardı dönemine uzanır. 20. yüzyılın ilk yarısına kadar büyük ekonomilerde kağıt para, dolaşımdaki altın rezervine sabitlenmişti. Merkez bankaları bastıkları banknotları sabit bir kur üzerinden altına çevirmeyi taahhüt ediyordu. Bu sistemde gereğinden fazla para basmak, altın karşılığını aşmak demekti ve genellikle döviz kurunun bozulması veya altın ödemelerinin askıya alınmasıyla sonuçlanıyordu. Örneğin I. Dünya Savaşı sonrasında Almanya, savaş giderlerini finanse etmek için durmadan para bastı ve altın standardını terk etti; bunun sonucunda tarihî bir hiperenflasyon yaşandı ve Alman Markı neredeyse değersiz hale geldi. Bu dönemde paranın değeri doğrudan elde tutulan altın rezervine bağlı olduğu için, “karşılıksız para basma” tabiri gerçekten de fiziksel bir karşılık (altın) olmadan para basılması anlamına geliyordu.
- Dünya Savaşı sonrasında kurulan Bretton Woods sistemi ise altın standardının modifiye edilmiş bir haliydi. 1944’te başlayan bu sistemde ABD doları, ons başına 35 dolar denk gelecek şekilde altına sabitlendi; diğer ülkelerin paraları da dolara sabit kurdan bağland. Böylece dolar, altın karşılığı olan bir rezerv para işlevi gördü. Ancak 1960’lar ve 70’lerin başında ABD, Vietnam Savaşı ve genişleyen sosyal harcamalarını finanse etmek için para arzını artırdığında, elindeki altın rezervleri bu dolaşımdaki dolar miktarına yetmez hale geldi. Yabancı merkez bankaları biriken dolar rezervlerini altına çevirmek isteyince sistem baskı altına girdi. Sonunda Ağustos 1971’de ABD Başkanı Nixon, yabancı merkez bankalarına altın karşılığı dolar değişimini (altın penceresini) kapattı ve doların altına konvertibilitesini bitirdi. Bu adımla Bretton Woods sistemi çöktü ve küresel para düzeni tamamen itibari para sistemine geçmiş oldu. Artık büyük para birimlerinin değeri altın gibi bir emtiaya değil, ilgili devletin ekonomi politikalarına ve piyasa güvenine dayanıyordu. Bu, dünya tarihinde ilk kez büyük ekonomilerin çoğunun kaydi değere dayalı, karşılıksız diyebileceğimiz kağıt para standardına geçtiği dönemdir.
Bu tarihsel geçiş, “karşılıksız para” kavramının da anlamını değiştirdi. 1971 sonrası itibari para düzeninde, merkez bankaları istedikleri kadar para basabilir görünse de aslında para arzını sınırsız artırmanın sınırı, altın değil enflasyon ve ekonomik istikrar haline gelmiştir. Yani “karşılıksız para basma” teknik olarak mümkün olsa da sonuçları itibariyle para otoritelerini kısıtlayan yeni bir “karşılık” ortaya çıkmıştır: fiyat istikrarı ve güven. Nitekim 1970’lerde Bretton Woods sonrasında ABD ve birçok ülkede parasal genişleme hızlandı, altın kısıtı kalkınca ciddi enflasyon sorunları ortaya çıktı. 1965-1982 arasındaki “Büyük Enflasyon” döneminin kökeninde, merkez bankalarının aşırı para arzı büyümesine izin veren politikaları olduğu tespit edilmiştir. Bu tecrübe, altın standardı yokken bile para arzının kontrolsüz artırılmasının ekonomik bedelleri olduğunu tüm dünyaya gösterdi.
İktisadi Okulların Para Teorisine Yaklaşımı
Farklı iktisadi ekoller, para basımı ve para arzı konusunda birbirinden ayrışan teorik bakış açılarına sahiptir:
- Keynesyen Görüş: Keynesyen ekonomi, özellikle 1930’lardaki Büyük Buhran tecrübesinden sonra, ekonomide aktif devlet müdahalesini savunmuştur. Keynesyenlere göre durgunluk ve işsizlik dönemlerinde genişletici para ve maliye politikaları uygulamak gerekebilir. Bu yaklaşım, gerekirse merkez bankasının “para basarak” veya faizleri indirerek ekonomiyi canlandırmasını, hükümetin de bütçe açığı vererek harcama yapmasını makul görür. Keynesyenler enflasyon konusunda tamamen kayıtsız olmasa da, kısa vadede tam istihdamın sağlanmasını önceliklendirmeye yatkındırlar. 1960’larda birçok politika yapıcı, işsizlik ile enflasyon arasında bir Phillips eğrisi takası olduğuna inanarak biraz enflasyonu göze alıp canlandırıcı politikalar uygulamıştır. Bunun sonucunda 1970’lerde stagflasyon yaşanınca Keynesyen görüş itibar kaybetse de, günümüzde bile resesyon dönemlerinde Keynesyen öneriler (örneğin 2008 sonrası parasal genişleme, 2020 pandemi dönemi mali destekleri) uygulanmaktadır. Nitekim 2008 Küresel Krizi sonrasında ABD, Avrupa ve Japonya merkez bankaları olağanüstü parasal genişlemeye gittikleri halde enflasyon uzun süre düşük kalmıştır. Bu durum, talep yetersizliği koşullarında para basmanın hemen enflasyona yol açmayabileceğine işaret etmiş ve Keynesyen bakış açısını kısmen doğrulamıştır. Yine de Keynesyenler uzun vadede fiyat istikrarının önemini kabul eder ve ekonominin tam istihdama yaklaşmasıyla para politikasının sıkılaştırılmasını savunurlar.
- Monetarist (Paracı) Görüş: Monetaristler, özellikle Milton Friedman’ın önderliğinde, para arzının kontrolünün enflasyonla mücadelede belirleyici olduğunu savunur. Friedman’ın ünlü ifadesiyle, “Enflasyon her yerde ve her zaman parasal bir olgudur” – yani uzun vadede fiyatlar, dolaşımdaki para miktarının artışına yakın bir oranda yükselir. Bu ekole göre merkez bankasının gevşek bir şekilde “para basması” kaçınılmaz olarak enflasyona yol açar, dolayısıyla para arzı istikrarlı ve öngörülebilir bir hızda artırılmalıdır. 1970’lerin yüksek enflasyon döneminin analizi de bu tezi destekler niteliktedir: ABD’de o dönemde yaşanan çift haneli enflasyonun kökeninde, para arzının gereğinden fazla büyümesi olduğu konusunda pek az tartışma vardır. Monetaristler, merkez bankalarının para arzını bir kural dahilinde (örneğin her yıl %5 büyüme gibi) artırmasını, keyfi para genişletme (örneğin bütçe açığını finanse edecek şekilde para basma) uygulamalarından kaçınmasını önerirler. Monetarist yaklaşım, 1980’lerde birçok merkez bankasının enflasyonu düşürmek için sıkı para politikaları uygulamasına ilham vermiştir. Sonuç olarak, para basmanın karşılığı monetaristler için doğrudan fiyatlar genel düzeyidir; para fazla basılırsa enflasyon yükselir. Günümüzde de pek çok ekonomist, uzun vadede para arzı ile enflasyon arasında güçlü bir bağlantı olduğu konusunda monetarist görüşe katılır (örneğin Latin Amerika’daki hiperenflasyon vakaları bu görüşü destekler). Ancak kısa vadede para dolaşım hızı (V) ve paranın tutulma isteği gibi etkenler denklemi karmaşıklaştırabilir.
- Modern Para Teorisi (MMT): Son yıllarda gündeme gelen Modern Para Teorisi, özellikle rezerv para basma ayrıcalığı olan ülkelerde devlet harcamalarının finansmanı konusunda ezber bozan bir yaklaşımdır. MMT’ye göre kendi itibari parasını basma yetkisi olan egemen devletler, teorik olarak, harcamalarını finanse etmek için vergi toplamaya veya borçlanmaya mecbur değillerdir – merkez bankaları aracılığıyla para yaratarak harcama yapabilirler. Bu görüş, klasik “önce vergi topla veya borçlan, sonra harca” prensibine meydan okur ve “önce harca, sonra enflasyon oluşursa vergilerle soğut” şeklinde özetlenebilecek bir politika önerir. MMT, kamu harcamalarının gerçek fiziksel kaynak kısıtına (işgücü, üretim kapasitesi) kadar artırılabileceğini, asıl kısıtın enflasyon olduğunu vurgular. Yani bir ülkede kaynaklar atıl durumdaysa (işsizlik yüksek, kapasite kullanım düşük) para basarak talebi artırmak enflasyona yol açmadan refahı yükseltebilir. Nitekim 2008 sonrası ABD, Japonya gibi ülkelerde trilyonlarca dolar karşılıksız parasal genişleme yapılmasına rağmen enflasyon uzun süre düşük kaldı– MMT’cilerin işaret ettiği gibi, çünkü bu ülkelerde likidite tuzağı ve rezerv paraya duyulan küresel talep vardı. Ancak MMT, rezerv para ayrıcalığı olmayan, yüksek enflasyonlu ekonomilerde aynı etkiyi vermeyebilir. Örneğin Türkiye gibi döviz kurlarına duyarlı ve enflasyonu yüksek bir ekonomide, sınırsız parasal genişleme yapmak muhtemelen hızlı enflasyon ve kur krizine yol açacaktır. Bu nedenle MMT savunucuları dahi, ekonomide tam istihdama ulaşıldığında veya enflasyon belirgin hale geldiğinde vergi artışları ve parasal sıkılaşma ile talebin törpülenmesini önerir. Özetle MMT’nin katkısı, “karşılıksız para basma” konusuna farklı bir ışık tutmasıdır: Bir devlet kendi parasını basabiliyorsa teknik olarak temerrüde düşmez, önemli olan tek sınır enflasyondur. Bu teori, özellikle ABD, Japonya gibi ülkelerde uygulanmış ve en azından kısa vadede ciddi bir enflasyon sorunu yaratmadığı gözlenmiştir (2020’lere kadar). Ancak gelişmekte olan ülkelerde MMT politikaları uygulamanın riski büyüktür; zira para birimleri rezerv statüsünde olmadığı için değer kaybı ve enflasyon hızla ortaya çıkabilir.
- Avusturya Okulu Görüşü: Avusturya İktisat Okulu, para politikasında belki de en katı disipline inanan ekoldür. Avusturyacılar, fiat (itibari) parayı ve merkez bankası tekelini sert şekilde eleştirirler. Onlara göre gerçek değer, piyasada serbestçe belirlenen kıt mallarla temsil edilmelidir (örneğin altın, gümüş); devletin keyfi olarak para arzını artırması piyasa dengesini bozar, yapay bir refah illüzyonu yaratır ve sonunda kaçınılmaz bir düzeltmeye (krize) yol açar. Avusturya okulunun önemli ismi Ludwig von Mises, enflasyonu “fiyatlar genel düzeyindeki artış” olarak değil, “para arzındaki artış” olarak tanımlar. Fiyat artışları ise para arzının genişlemesinin sadece sonucudur. Bu bakış açısıyla, para arzının her artırılışı aslında para biriminin değerine gizli bir darbedir ve toplumu fark etmeden vergilendirir. Yeni yaratılan para ilk kullananlara (devlet, büyük bankalar gibi) fayda sağlarken, en son ulaşanlara (sabit gelirli kesimler) zarar verir; bu Cantillon etkisi olarak bilinen adaletsiz bir gelir dağılımı etkisidir. Avusturyacılar bu nedenle “sağlam para” (sound money) taraftarıdır: İdeal olarak para arzı piyasada kendiliğinden belirlenmeli ve %100 altın rezervi gibi bir sistemle, veya rekabetçi özel para birimleriyle desteklenmelidir. Böylece ne devlet ne merkez bankası keyfi olarak para miktarını artıramaz, enflasyon yoluyla halkın cebinden değer çalamaz. Günümüzde bu görüşler marjinal gibi dursa da, kripto paraların ortaya çıkışıyla yeniden popülerlik kazanmıştır. Bitcoin gibi arzı kısıtlı ve merkezi kontrolü olmayan dijital paralar, Avusturyacıların savunduğu sağlam para ilkelerine benzetilmektedir. Özetle Avusturya okuluna göre karşılıksız para basımı her koşulda kötüdür ve para mutlaka maddi bir değere (örneğin altına) bağlı olmalıdır. Altın standardının kaldırılması, onların gözünde, enflasyonun ve finansal balonların başlıca sebebidir.
Merkez Bankalarının Para Yaratma Mekanizmaları
Günümüz para sisteminde “para basmak” ifadesi çoğu zaman merkez bankalarının para arzını artırma operasyonlarını tanımlar. Modern merkez bankaları fiziki anlamda banknot basıp tedavüle verme tekelini elinde tutsa da, para arzı yaratma süreci çok daha geniş araçlarla yürütülür:
- Emisyon (Banknot Basımı): Merkez bankaları ihtiyaç duyulan ölçüde kağıt para (banknot) ve madeni para basarak dolaşıma çıkarır. Bu, dar anlamda “para basma”nın karşılığıdır. Ancak emisyon hacmi, toplam para arzının genelde küçük bir kısmını oluşturur. Örneğin birçok modern ekonomide dolaşımdaki nakit, toplam para arzının %5-10’unu geçmez. Nitekim Türkiye’de M0 (dolaşımdaki nakit), geniş para arzı M3’ün yaklaşık yirmide biri kadardır. Yani merkez bankasının doğrudan bastığı para, toplam paranın ufak bir parçasıdır; geri kalanı başka mekanizmalarla oluşur.
- Açık Piyasa İşlemleri: Merkez bankalarının en önemli para politikası aracı, açık piyasa işlemleriyle bankacılık sistemine likidite vermek veya çekmektir. Örneğin bir merkez bankası, piyasadan (bankalardan veya kamu kurumlarından) devlet tahvili satın alırsa karşılığında bankalara yeni rezerv para verir. Bu işlem bilanço genişletici bir hamledir – kabaca “para basma” eylemidir. Çünkü merkez bankası tahvil karşılığı elektronik ortamda banka hesaplarına para (rezerv) yazar. Bu yeni para, bankaların merkezi bankadaki hesabına geçtiği anda sisteme girmiş olur. Merkez bankası dilerse bu şekilde sınırsız miktarda varlık alarak para arzını büyütebilir (tek sınır, enflasyon hedefleri ve yasal yetkileridir). 2008 Küresel Krizi sonrası uygulanan niceliksel genişleme (QE) programları bu yöntemin büyük ölçekli örnekleridir – ABD Merkez Bankası (FED) trilyonlarca dolarlık tahvil alarak bankacılık sistemine rezerv akıtmış, Euro Bölgesi ve Japonya merkez bankaları da benzer adımlar atmıştır. Sonuçta bu rezervler bankaların bilançolarında yeni mevduat ve kredi kapasitesi yaratmıştır. Açık piyasa işlemleri aynı zamanda tersine de çalışır: Enflasyon çok yükselirse merkez bankası tahvil satarak piyasadan para çekebilir (böylece bilançosu küçülür).
- Faiz Oranı Politikası: Merkez bankaları politika faizini belirleyerek kredi verme ve mevduat alma maliyetlerini dolaylı yoldan etkiler. Faizler düşürüldüğünde ekonomide kredi talebi artar, para dolaşımı hızlanır ve genişler. Faizler yükseltildiğinde tersi yönde daraltıcı etki olur. Bu mekanizma doğrudan para basmak gibi görülmese de, para arzının artmasına yol açan önemli bir kanaldır. Örneğin merkez bankası faizleri indirip bankalara ucuz fon sağlarsa, bankalar daha fazla kredi vererek ekonomideki para miktarını artırabilir. Günümüzde birçok merkez bankası, doğrudan para miktarı hedeflemek yerine faiz oranlarını ayarlayarak (Taylor kuralı gibi prensiplerle) enflasyonu kontrol etmeye çalışır. Bu bağlamda “karşılıksız para basma” kavramı, bazen faizleri yapay olarak düşük tutarak kredi genişlemesine yol açmayı da ifade edecek şekilde kullanılıyor. Örneğin bir yorumcu, “Merkez bankasının emisyonu artırarak, bankalara ucuz kredi sağladığı ve enflasyon yarattığı” durumda aslında bir çeşit karşılıksız para basma olduğunu ifade etmiştir (siyasetçilerin bunu dile getiremeyip basitçe ‘para basıldı’ dediklerini belirtmiştir). Teknik açıdan merkez bankası burada doğrudan para basmasa da, faiz politikasını gevşeterek para arzının genişlemesine neden olmaktadır.
- Zorunlu Karşılık ve Bankalarla İşlemler: Merkez bankaları, ticari bankaların mevduatları karşılığında tutması gereken zorunlu karşılık oranlarını belirler. Bu oran düşürüldüğünde, bankaların mevcut rezervlerle daha fazla kredi verme imkanı doğar (para çarpanı etkisiyle para arzı artar). Ayrıca merkez bankası, bankalara doğrudan kredi verme (ödünç para verme, reeskont kredileri) imkanına sahiptir. Örneğin bankalar likidite sıkışıklığı yaşadığında merkez bankasından borç alabilirler, bu da piyasaya yeni para girişi anlamına gelir. Bu işlevi nedeniyle merkez bankasına kredör son merci (lender of last resort) denir. Son yıllarda merkez bankaları, finansal krizlerde bankaları fonlamak için bu yetkilerini yoğun şekilde kullandılar. Tüm bu mekanizmalar bir arada değerlendirildiğinde, merkez bankasının rolü para tabanını (rezervleri ve nakdi) kontrol etmek şeklinde özetlenebilir. Para tabanını genişletmek, popüler deyişle “para basmak”tır. Fakat tekrar vurgulamak gerekir ki, toplam para arzının büyük kısmı aslında merkez bankası dışında oluşur – yani ticari bankaların kredi faaliyetleriyle.
Günümüzde, para arzının yaklaşık %90-95’i bankaların kaydi para yaratmasından gelirken sadece %5-10 kadarı merkez bankası kaynaklı basılan paradır. Bu nedenle Merkez Bankası her ne kadar “parayı basan kurum” olsa da, günlük hayatta kullandığımız paranın önemli bir bölümünü bankaların yarattığını akılda tutmak önemlidir.
Bankaların Kredi Yoluyla Para Üretimi
Ticari bankalar da bir anlamda “para üretebilir”. Buna genelde kaydi para yaratma denir, zira ortaya çıkan para, fiziksel nakit değil banka hesaplarında yazılan mevduattır. Bankaların para yaratması şu mekanizmayla gerçekleşir: Bir banka, kendisine mevduat olarak yatırılan paranın belli bir kısmını yedek olarak tutup geri kalanını krediye dönüştürerek kazanç sağlar. Klasik iktisat derslerinden bilinen örnekle, eğer zorunlu karşılık oranı %10 ise, bankaya yatırılan 100 TL mevduatın 10 TL’si merkez bankasında veya kasada tutulur, 90 TL’si kredi olarak verilebilir. Bu 90 TL kredi harcandığında başka birinin hesabına mevduat olur, o banka da bunun %90’ını (81 TL) krediye verir… Bu süreç devam ettiğinde başlangıçtaki 100 TL mevduat, teorik olarak 1/0.10 = 10 katına kadar (yaklaşık 1000 TL) toplam mevduat ve kredi yaratabilir. İşte bu süreç, para çarpanı etkisidir ve bankaların kredi mekanizmasıyla ekonomideki para miktarını nasıl çoğaltabildiğini gösterir.
Modern bankacılıkta aslında bankalar kredi verme sürecinde aktif bir şekilde para yaratırlar: Bir banka kredi verdiğinde, o tutarı borçlunun hesabına mevduat olarak yazar ve böylece yeni para yaratılmış olu. Örneğin Ali Bey araba almak için bankadan 100 bin TL kredi çektiğinde, banka bu tutarı Ali Bey’in hesabına yeni mevduat olarak yazar. Ali Bey bu parayla arabayı satıcıdan alır; satıcı parasını kendi hesabına koyar derken, sistemde dolaşımdaki para (mevduat) miktarı artmış olur. Bu paranın fiziksel karşılığı yoktur – merkez bankası Ali Bey’e özel banknot basmamıştır – ancak bankanın bilançosunda aktifinde kredi, pasifinde mevduat olarak yeni yaratılmıştır. Bu nedenle bankalar kredi vererek adeta para “basarlar” denebilir. Hatta bir merkez bankası başkanı bu durumu “bankalar bilanço oyunuyla para yaratıyor” şeklinde ifade etmiştir.
Peki bankalar sınırsız kredi verip para yaratabilir mi? Hayır – pratikte bankaların para yaratmasının sınırları vardır. İlk olarak, bankaların kredi verirken tabi olduğu sermaye yeterliliği gibi düzenleyici kısıtlar bulunur. Her bankanın özkaynakları, verdiği kredilerin belli bir oranında olmak zorundadır; aksi takdirde iflas riski artar. İkincisi, bankaların fonlama ihtiyacı vardır: Verilen krediler diğer bankalara transfer edildikçe, kaynak bankanın rezervi azalır ve eğer eksik kalırsa merkez bankasından borçlanmak zorunda kalır. Merkez bankası ise bu borçlanmayı belirli maliyetlere bağlar (politika faizi gibi). Sonuçta faiz oranları yükseldikçe bankalar daha az borçlanır ve daha az kaydi para yaratır. Üçüncüsü, bankaların kredi verme iştahı, müşterilerin geri ödeme kabiliyetiyle sınırlıdır. Bankalar, krediyi geri alamama riski görürlerse sonsuz kredi vermezler. Dolayısıyla bankalar “karşılıksız” kredi dağıtamaz – her kredi işlemi, kredi alanın ileride ödemesi gereken bir borç doğurur.
Özetlemek gerekirse, bankaların kredi yoluyla para üretmesi, günümüz ekonomik sisteminin temel özelliklerindendir. Merkez bankası, bu süreci dolaylı kontrol eder: Zorunlu karşılık oranları, politika faizi ve diğer düzenlemelerle bankaların ne kadar kredi verebileceğini etkiler. Ancak nihai para arzının büyük bölümünü bankalar oluşturur. Bu nedenle yaygın bir deyişle “Parayı aslında bankalar yaratıyor” denilir. Nitekim bir yorumda, Türkiye’de dolaşımdaki parasal değerin %95’inin bankalarca yaratıldığı belirtilmiştir. Bu durum, “karşılıksız para basma” tartışmalarında sıkça göz ardı edilir: Birçok kişi sanki tüm parayı devlet basıyormuş gibi düşünse de, gerçekte ekonomik aktörlerin borçlanma ve kredi işlemleri para arzını asıl büyüten unsurdur.
Para Arzı ile Enflasyon İlişkisi
Para arzı ve enflasyon arasındaki ilişki, iktisadın en temel fakat en çok tartışılan konularından biridir. Basit bir teorik çerçeveyle başlayalım: Miktar Teorisi (Quantity Theory) denklemi, M × V = P × Y şeklinde ifade edilir. Burada M para arzını, V paranın dolaşım hızını, P fiyat düzeyini ve Y reel üretimi temsil eder. Eğer V ve Y sabit varsayılırsa, para arzındaki (M) artışın doğrudan fiyat düzeyini (P) artıracağı sonucu çıkar. Bu, monetarist bakış açısının temelidir. Gerçekten de uzun vadede bir ekonomide para miktarı çok hızlı artarsa enflasyon da hızlanır. Tarihsel olarak hiper-enflasyon örnekleri bunu doğrular niteliktedir: Örneğin 1920’lerin Almanyası’nda para arzı kontrolden çıkınca fiyatlar astronomik şekilde yükselmiş, insanlar bir ekmek alabilmek için çuvallarla para taşımak zorunda kalmıştır. Benzer şekilde, yakın geçmişte Venezuela’da hükümet bütçe açıklarını para basarak finanse etmeye çalışınca enflasyon milyonlarca yüzdeye ulaşmış ve yerel para birimi neredeyse işlevini yitirmiştir. Bu ekstrem vakalar, kontrolsüz para basımının enflasyonu nasıl zıplatabileceğine dair ders niteliğindedir.
Bir tabak et alabilmek için masa dolusu banknot ödemenin gerektiği durumlar, para arzı ile fiyatlar arasındaki bağın ne denli güçlü olabileceğini gösteriyor. 2018’de hiperenflasyon yaşayan Venezuela’da 1 kg etin 9,5 milyon bolivar gibi akılalmaz rakamlara ulaşması, para biriminin değer kaybının sonucuydu. Bu dramatik örnekler, paranın değerinin arz-talep dengesine ve güvene bağlı olduğunu ortaya koyuyor.
Öte yandan, para arzı ve enflasyon ilişkisi her zaman birebir ve anında ortaya çıkmayabilir. Çünkü denklemdeki V (dolaşım hızı) ve Y (üretim) değişkenleri sabit değildir. Örneğin 2008 küresel krizinin ardından ABD ve Avrupa merkez bankaları parasal tabanı muazzam ölçüde artırdılar (FED bilançosu birkaç katına çıktı). Klasik bakışla bunun yüksek enflasyon doğurması beklenebilirdi. Fakat 2008-2018 arasında bu ülkelerde enflasyon hedefin dahi altında kaldı. Bunun birkaç nedeni vardı: Bankalara aktarılan bu likidite, dolaşıma çıkmayıp merkez bankasında yedek rezerv olarak tutuldu; finansal sistem tam kapasite kredi yaratmadı. Ayrıca genel talep zayıf olduğundan, dolaşımdaki para “hızla el değiştirmedi” (V düştü). Bir başka etken, ABD Doları gibi rezerv paralarda küresel talebin olmasıydı – FED’in bastığı para sadece içeride değil, tüm dünyada dolaştı. Bu sayede iç piyasada enflasyonist baskı daha sınırlı kaldı. Bu durum, “para basmak her zaman enflasyona yol açar” önermesinin mutlak olmadığını, şartlara bağlı olduğunu gösteriyor.
Ancak gelişmekte olan ülkelerde aynı deney pek başarılı sonuç vermeyebilir. Mahfi Eğilmez’in belirttiği üzere, eğer bir ülke rezerv para statüsünde olmayan bir paraya sahipse ve zaten yüksek enflasyonu varsa, parasal genişleme (para basma) enflasyonu daha da azdırabilir. Türkiye gibi dövizle borçlanmak zorunda olan ülkelerde, para arzını artırmak hemen kur artışına ve ithal mallar üzerinden enflasyona dönüşebilmektedir. Nitekim 2020 sonrası dönemde Türkiye’de hızlı para arzı büyümesi (M2 büyümesi) yaşanmış ve enflasyon tarihsel zirvelere çıkmıştır. Burada para arzının artması, düşük faiz politikasıyla kredilerin patlaması ve aynı zamanda Türk Lirası’na güvenin düşmesi ile birleşince, para birimi ciddi değer kaybetmiştir. Yani paranın miktarı artarken dolaşım hızı da yükselmiş, sonuçta fiyatlar genel seviyesi tırmanmıştır.
Teorik açıdan bakıldığında talep enflasyonu (demand-pull inflation) genellikle para arzındaki artışla açıklanır. Eğer ekonomideki toplam talep, mal ve hizmet arzını aşıyorsa, çok para az malı kovalar ve fiyatlar yükselir. Karşılıksız para basmak tam da bunu yapar: İnsanların eline harcayacak fazladan para geçer, ancak üretim aynı hızda artmazsa fiyatlar yükselir, satın alma gücü erir. Bir noktadan sonra, basılan fazla para ekonomide kalıcı bir refah artışı sağlamaz, sadece enflasyon yaratıp başlangıçtaki kazanımları geri alır. Örneğin ilgili blog yazısında verilen basit bir senaryoya göre, eğer 1$ = 5 TL iken dolaşımdaki lira miktarı iki katına çıkarılırsa, kur 1$ = 10 TL olur – yani para basarak dış borç ödemek veya refahı artırmak illüzyondan öteye gitmez.
Enflasyon konusunda Avusturya Okulu perspektifini hatırlarsak, onlar enflasyonu doğrudan para arzındaki artış olarak görüyorlardı. Bu çerçevede, günümüzde merkez bankaları her para bastığında aslında enflasyon yaratmaktadır denebilir. Ancak ana akım ekonomi enflasyonu fiyat artışı şeklinde tanımlıyor ve bunu sadece para değil, arz şokları, maliyet artışları gibi başka etkenlere de bağlıyor. Örneğin 1970’lerde petrol fiyatlarındaki patlama (“cost-push” maliyet enflasyonu) para politikası kaynaklı değildi. Dolayısıyla merkez bankası ne kadar para bastığının yanında, ekonomide üretim kapasitesi, arz-talep dengesi, ithalat maliyetleri gibi unsurları da gözetmek zorundadır.
Toparlarsak, uzun vadede para arzı ile enflasyon arasında güçlü bir korelasyon vardır: Aşırı para basan toplumlar eninde sonunda yüksek enflasyonla karşılaşır. Kısa vadede ise bu ilişki zayıf veya gecikmeli olabilir; ekonomik durgunluk dönemlerinde para basmak fiyatları hemen oynatmayabilir, ya da finansal piyasalarda balonlara yol açabilir (varlık fiyatlarını şişirip TÜFE’de görünmeyebilir). Ancak kontrollü bir deney mümkün olmasa da, tarihte hiperenflasyon yaşamış ülkelerin hepsinde temel nedenin para arzının aşırı ve karşılıksız artması olduğu konusunda geniş bir mutabakat vardır.
Türkiye Özelinde “Karşılıksız Para Basma” Söylemi
Türkiye’de “karşılıksız para basma” kavramı zaman zaman siyasi söylemlerde ve ekonomi tartışmalarında gündeme gelir. Özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde muhalefet politikacıları, iktidarın para politikasını eleştirmek için bu ifadeyi kullanmıştır. Yakın tarihli bir örnek olarak, bağlantısını ve bağlamını girişte verdiğim, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan 2023 sonrası ekonomi yönetimini eleştirirken “Bu aradaki fark karşılıksız para basma, kötü yönetim. Başka bir şey değil” diyerek Türkiye’de gıda fiyatlarının son yıllarda aşırı artmasını para basma politikalarına bağlamıştır. Babacan burada, dünyada enflasyon %40 iken Türkiye’de %713 olmasını “karşılıksız para basmaya” yordu. Bu açıklama üzerine ekonomist İris Cibre, Babacan’a itiraz ederek “1971’den beri altın standardına göre para basılmıyor… ‘Karşılıksız para basma’ cümlesi ekonomiyle ilgisiz olanların kullandığı bir ifade” şeklinde tepki göstermiştir. Cibre ayrıca parayı aslında bankaların kredi ile yarattığını ve bu nedenle eski tip para basma kavramının geçerli olmadığını vurgulamıştır. Bu tartışma, Türkiye’de politik söylem ile teknik gerçekler arasındaki kopukluğu göstermesi açısından çarpıcıdır.
Siyasette “karşılıksız para basma” ifadesinin yanlış kullanımına bir örnek: Yukarıdaki sosyal medya diyaloğunda bir yorumcu “Karşılıksız para basma deyimi binlerce yıldır vardır. Karşılığında bir üretim olmadan para üretilmesine karşılıksız para basma denir… Merkez bankaları devletin verdiği yetkiyle karşılığı olmayan yeni para üretirler…” diyerek kavramı savunuyor. İktisatçı İris Cibre ise bu görüşe sert şekilde karşı çıkıyor: “Hayır, karşılıksız para basmak demek altın rezervi karşılığı olmadan para basmak demektir… Hele MB’nin para basıp memur maaşı ödediği falan tamamen yanlış.” diyerek kavramın doğru anlamını ve günümüzde geçersizliğini belirtiyor. Bu örnek, Türkiye’de bazı kesimlerin hâlâ “karşılıksız para basma” deyimini altın karşılığı olmadan para basmak şeklinde düşündüğünü, ancak uzmanların bunun günümüz koşullarında yanlış ve yanıltıcı olduğunu ifade ettiğini göstermektedir.
Türkiye’de geçmişte gerçekten de Merkez Bankası’nın Hazine’ye avans vererek para basması uygulaması vardı. Özellikle 1990’lar öncesinde, TCMB hükümetin bütçe açıklarını doğrudan finanse eder, karşılığında banknot basarak piyasaya sürerdi. Bu durum enflasyonist sonuçlar doğurduğu için, 2001 yılında çıkarılan Merkez Bankası Kanunu ile Hazine’ye doğrudan avans verilmesi yasaklandı. Yani kanunen TCMB artık hükümete doğrudan para basıp veremez hale geldi. Bu, enflasyonla mücadelede önemli bir yapısal adımdı. Ancak daha dolaylı yollarla para yaratımı elbette devam ediyor: Merkez Bankası kamu bankalarına kaynak aktarabilir, piyasadan tahvil alabilir, veya hükümetin dolaylı ihtiyaçlarına yanıt verebilir. Örneğin 2020 pandemi döneminde TCMB, piyasadan yüksek miktarda devlet tahvili alarak dolaylı şekilde bütçe açığını fonladı. Kimilerine göre bu da “karşılıksız para basmanın” modern bir versiyonuydu. Nitekim eleştirmenler, son yıllarda TCMB’nin arka kapı yöntemleriyle (swap işlemleri, rezerv satışları) piyasaya para sürdüğünü ve TL’nin değerini korumaya çalıştığını, ancak bunun şeffaf olmadığını dile getiriyorlar. Bu eleştirilerde, “Bretton Woods’a bağlayan siz oldunuz” gibi ifadelerle Cibre gibi uzmanların teknik açıklamalarının pratikte bir şeyi değiştirmediği, sonuçta fazla para basımının ekonomide hissedildiği savunuluyor.
Türkiye özelinde kavramın yanlış yorumlandığı noktalardan biri de, enflasyonun tek nedeninin para basmak olmadığı gerçeğinin göz ardı edilmesidir. Özellikle 2021-2022 döneminde Türkiye’de enflasyonun yükselişinde döviz kurundaki sert artış, arz-talep dengesizlikleri, küresel emtia fiyat şokları da rol oynamıştır. Ancak siyasi arenada zaman zaman tüm suç “para basmaya” atılabilmektedir. Bir yandan da iktidar tarafında bazı sesler, “Merkez Bankası para basıp şu projeyi finanse etsin” tarzı öneriler getirebilmekte, bu da muhalif ekonomistlerce eleştirilmektedir. Örneğin geçmişte bazı siyasiler “TL basıp dış borcu ödeyebileceğimiz” gibi söylemlerde bulunmuş, ekonomistler ise bunun sadece kuru patlatıp enflasyonu azdıracağını anlatmaya çalışmışlardır.
Güncel bir tartışma da, Cumhurbaşkanı’nın “faiz sebep, enflasyon sonuç” tezi çerçevesinde Merkez Bankası’na talimatla faiz indirttirmesinin, enflasyonu kontrolsüz para genişlemesi yoluyla azdırdığı yönündedir. Bu politikaya karşı çıkanlar, esasında örtülü bir “karşılıksız para yaratma” süreci yaşandığını iddia etmektedir. Zira düşük faiz politikası, kredi patlamasına yol açmış ve para arzı (özellikle M2) çok hızlı büyümüştür. Sonuçta 2022’de enflasyon %80’leri aşarak son yılların rekorunu kırmıştır. Bu deneyim, teknik olarak merkez bankası para basmasa bile, politika yönlendirmesiyle para arzının artırılmasının benzer etkiyi yaratabileceğini göstermektedir.
Özetle Türkiye’de “karşılıksız para basma” kavramı çoğunlukla politik bir eleştiri aracı olarak kullanılmaktadır. Ancak bu kullanım, terimin orijinal anlamından (altın karşılıksız para) sapmış ve “sorumsuz para politikası” anlamına evrilmiştir. Ekonomi yönetimine duyulan güvenin sarsıldığı dönemlerde halk, TL’nin hızla değer kaybetmesini “karşılıksız para basıldı” diyerek açıklama eğiliminde oluyor. Oysa ki burada olup biten, yukarıda detaylandırdığımız para politikası ve kredi genişlemesi dinamikleridir. İktisatçılar, doğru teşhis konulmadan sadece “para basma” diyerek sorunu ifade etmenin çözüm getirmeyeceğini vurgulamaktadır.
Halk Arasında Yaygın Yanlış Anlaşılmalar
“Karşılıksız para basma” kavramına dair halk arasında bazı yaygın yanlış kanılar bulunmaktadır. Bunların başlıcalarını ve doğrularını şöyle sıralayabiliriz:
- Yanılgı 1: “Devlet istediği zaman para basıp zenginleşebilir, borçlarını ödeyebilir.” – Gerçek: Bir devlet kendi parasını teorik olarak basabilir fakat bu onu zenginleştirmez, aksine para miktarı arttıkça paranın değeri düşer. Karşılıksız para basarak borç ödemek bir yanılsamadır; çünkü bu ancak mevcut paranın satın alma gücünü düşürerek tüm toplumdan gizli vergi almak demektir. Örneğin Türkiye’nin tüm dış borcunu TL basarak ödediğini varsaysak, TL’nin değeri hızla düşer ve ekonomide ciddi bir istikrarsızlık ortaya çıkar. Sadece ABD gibi rezerv paraya sahip ülkeler kısmen bu yolla borç finansmanında avantaj sağlayabilir, o da sınırsız değil. 2008 sonrası ABD’nin parasal genişlemesi doların bir miktar değer kaybetmesine yol açmıştır (100 dolarla alınabilecek buğday miktarı ciddi oranda azaldı), ancak ABD bunu göze alabildi çünkü dolar dünya ticaretinde geçerli. Gelişen ülkelerin paraları bu lükse sahip değildir.
- Yanılgı 2: “Basılan paranın mutlaka bir karşılığı (altın gibi) olmalıdır, yoksa o para değersizdir.” – Gerçek: İtibari para sisteminde paranın değeri, altın karşılığı olmasından değil ekonomik güven ve devlet otoritesinden gelir. Eski sistemde merkez bankaları bastıkları paranın belli oranında altın tutuyordu (altın para standardı). 1971’den beri büyük ekonomiler altın standardını terk etti. Dolayısıyla bugün tedavüldeki paraların maddi bir karşılığı yoktur – karşılığı ülkenin mal ve hizmet üretim gücüdür diyebiliriz. İris Cibre’nin ifadesiyle “Karşılıksız para kavramı yok artık, yok yani”. Burada “yok” derken kastedilen, artık tüm paralar karşılıksız (fiat) olduğundan, ayrıca “karşılıksız” diye nitelemeye gerek olmadığıdır. Halk arasında ise “paranın karşılığı nedir?” sorusu sık duyulur. Kimisi “Merkez Bankası rezervleri karşılıyor” zanneder. Oysa MB rezervleri (döviz ve altın) dolaşımdaki parayı birebir karşılamaz; rezervler daha çok döviz kuru politikası ve finansal istikrar içindir. Fiiliyatta, TL’nin karşılığı Türkiye ekonomisidir: Eğer ekonomi güçlü büyür, güvenilir politikalar izlenirse TL’ye talep artar ve değeri yükselir; ekonomi zayıflarsa TL değer kaybeder. Yani altın çağında olmasa da para, somut bir varlığa endeksli değildir ama tamamen de havada değildir – arkasında devletin vergi alma gücü, hukuki yaptırım gücü ve ekonominin üretim kapasitesi vardır.
- Yanılgı 3: “Merkez Bankası durmadan para basıyor, matbaalar çalışıyor; o yüzden enflasyon var.” – Gerçek: Enflasyonun birçok nedeni olabilir ve modern merkez bankaları enflasyon yükselirken para basmayı genellikle durdurur, hatta parasal sıkılaştırmaya gider. Türkiye’de yüksek enflasyon dönemlerinde Merkez Bankası’nı eleştirenler “para basıyorlar” derken aslında genelde faizlerin düşük tutulup kredilerin genişlemesini kastediyorlar. Fiziksel para basımı verilerine baktığımızda, enflasyon yüksekken piyasadaki nakit miktarı artıyor olabilir ama bu çoğunlukla fiyatlar arttığı için takas ihtiyacıyla olur (yüksek enflasyonda insanlar daha fazla nakit taşıyabilir). Merkez Bankası bilinçli şekilde enflasyonu arttırmak için para basmaz; aksine fiyat istikrarı yasal hedefidir. Ancak para politikası hataları (geç kalmak, siyasi baskıyla gevşek tutmak vs.) enflasyonu körükleyebilir. Yani halk arasında zannedildiği gibi gece gündüz banknot basan bir merkez bankası yoktur, sorun para politikasının genel duruşundadır.
- Yanılgı 4: “Bankalar kredi verince zaten karşılıksız para yaratıyor; bu da enflasyon değil mi?” – Gerçek: Bankaların kredi ile para yaratması enflasyona katkıda bulunabilir, ancak bu karşılıksız olduğu anlamına gelmez. Banka kredileri belirli bir gelir beklentisine, teminata veya projeye dayanır. Banka verdiği krediyi geri alamazsa zarar yazar ve iflas riski doğar. Dolayısıyla her kredi bir beklentiye (karşılığa) bağlıdır. Ayrıca bankalar kredi verince ekonomide üretim de artabilir – yeni iş kurulur, yatırım yapılır, mal ve hizmet miktarı çoğalırsa para arzı artışı enflasyon getirmeyebilir. Örneğin krediyle açılan bir fabrika hem istihdam hem mal üretir, belki fiyatlar bile düşer. O yüzden her para artışı enflasyon demek değildir; önemli olan toplam talep ve toplam arz arasındaki dengedir. 2020 pandemi döneminde birçok ülke para arzını ciddi oranda artırdı ama aynı zamanda mal arzı darbe yediği için enflasyon ortaya çıktı. Burada suç sadece para basmada değil, üretimin aksamasındaydı.
- Yanılgı 5: “Devlet para basacağına altın bassın, ya da Bitcoin gibi sınırlı para kullanalım, enflasyon olmasın.” – Gerçek: Altın standardı veya kripto para fikri, enflasyonu dizginlemek için zaman zaman ortaya atılır. Altın standardında merkez bankası para basamaz, para arzı altın çıkarma hızına bağlı kalır. Tarihsel olarak altın standardı fiyat istikrarını uzun vadede sağlamış, ancak ekonomik esnekliği azaltarak finansal krizleri tetiklemiştir. 1929 Buhranı sırasında altın standardı uygulayan ülkeler deflasyon ve işsizlik sarmalına girmiş, çoğu bu standardı bırakmak zorunda kalmıştır. Bitcoin gibi kripto paralar da sabit arz vaadiyle ortaya çıkmıştır (Bitcoin 21 milyon adet ile sınırlı). Fakat bunların da değeri aşırı dalgalıdır ve bir ülkenin para sistemi olarak kullanılmaları pratik değildir (El Salvador denedi fakat sorunlar yaşandı). Dahası, ekonomide para arzının hiç artmaması, büyüyen ekonomi için yetersiz para anlamına gelir ve deflasyonist baskı yaratır. Bu da tüketimi ve yatırımı caydırabilir. Bu nedenle modern merkez bankacılığı, kontrollü bir para arzı artışını benimser – ne tamamen sabit, ne de sınırsız. Enflasyon hedeflemesi rejimleri genelde %2-5 arası ılımlı bir enflasyon hedefler, bu da para arzının her yıl ölçülü artışıyla olur. Özetle altın veya kripto gibi “karşılıklı para” fantezileri gerçek dünyada pek uygulanabilir değildir; enflasyonu sıfırlayalım derken ekonomiyi durgunluğa sokabilir.
Sonuç olarak halk arasında “karşılıksız para basma” ile ilgili pek çok yanlış anlam bulunuyor. En önemlisi, paranın değerinin artık somut bir karşılığa değil, güvene dayalı olduğu gerçeğinin kavranmasıdır. Devletler para basabilir ama bunun limiti enflasyondur; bedava öğle yemeği yoktur misali, sınırsız para basmanın faturası fiyat artışları ve kur krizi olarak geri döner. Diğer yandan, kontrollü ve dengeli para arzı büyümesi, büyüyen bir ekonomi için doğal ve gerekli bir şeydir. Önemli olan, para arzı ile ekonomik üretim arasındaki uyumu korumaktır. Ekonomik terimlerin doğru kullanımı da bu tartışmalarda mühimdir. “Karşılıksız para” gibi teknik olarak modası geçmiş ifadeler yerine, para politikasının niteliğini doğru tanımlamak gerekir. Örneğin “parasal genişleme”, “niceliksel gevşeme”, “bilanço genişlemesi” gibi terimler durumu daha net ifade eder.
Sonuç
“Karşılıksız para basma” kavramı, geçmişte altın standardının geçerli olduğu dönemlerin bir ürünüydü ve o zamanlar parasal disiplinin bozulmasına karşı bir uyarı olarak kullanılıyordu. Günümüzde ise tüm dünyada para birimleri itibari olduğundan, teknik anlamda her para basımı bir nevi “karşılıksız”dır. Ancak bu, merkez bankalarının keyfi olarak para basabileceği anlamına gelmez; enflasyon ve ekonomik dengeler yeni kısıtlayıcı unsurlar haline gelmiştir. Tarihsel süreç, aşırı ve denetimsiz para arzı genişlemesinin önce veya sonra enflasyon ile cezalandırıldığını defalarca göstermiştir. Farklı iktisadi ekoller para basma konusunda farklı görüşler öne sürse de (Keynesyen talep yönetimi, Monetarist parasal kontrol, MMT’nin enflasyon sınırı, Avusturyacı altın standardı özlemi vb.), pratikte izlenen politikalar itibari para düzeni içinde dengeli bir yönetim arayışıdır.
Türkiye’nin tecrübeleri de benzer biçimdedir: 1970’lerde ve 90’larda yüksek enflasyon yaşayan Türkiye, parasal disiplinin önemini acı tecrübelerle öğrenmiştir. 2000’lerdeki görece düşük enflasyon döneminde TCMB sıkı para politikası uygulamış, para basma kanallarını sınırlamıştır. Son yıllarda ise ekonomik büyüme uğruna faiz indirimleri ve kredi genişlemesi politikası, tekrar enflasyonu tetiklemiştir. Bu gelişmeler kamuoyunda “karşılıksız para basma” şeklinde yankı bulsa da, aslında olan biten para teorisinin bize anlattığı durumlardır: Para arzı ekonomik gerçeklerden daha hızlı artırılırsa, para değer kaybeder.
Bu analizde gördüğümüz üzere, karşılıksız para basma ifadesi teknik açıdan hatalı kullanılabildiği gibi, popüler söylemde de suistimale açıktır. Doğrusu, ekonomide para arzı ile reel karşılığı (üretim) arasındaki makas açılırsa enflasyon oluşacağı bilgisidir. Para politikalarında şeffaflık ve disiplin, enflasyon beklentilerini kontrol altına almak için kritiktir. Unutmayalım ki, güven kaybolduğunda para da değerini kaybeder. Güven ise, basılan paranın “karşılığı” konusunda kamunun ikna olmasıyla sağlanır – ister altın standardı olsun, ister mali disiplin, ister merkez bankası bağımsızlığı.
Son tahlilde, “karşılıksız para basma” kavramı etrafındaki yanlış anlamaları düzeltmek ve yerine doğru ekonomik terimleri kullanmak, sağlıklı bir ekonomik tartışma ortamı için şarttır. Böylece politika yapıcılar da halk da problemin adını doğru koyabilir: Sorun “karşılıksız para basmak” değil, ölçüsüz ve yanlış yönetilen para politikaları sorunudur. Enflasyonla mücadele de ancak bu gerçeğin kabulüyle mümkün olacaktır.
Etiketler:
#kripto #parapolitikası #dolar
Teknik Piyasa sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.












Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!